YAZ 2008 / seçki

maviADA

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

maviADA........................ sanal dergi ........................sayı 3 .....................  2008 yaz

 maviADA

 

    

gece

ferhat karakaş

sayı 1  NİSAN 2008

sayı 2  MAYIS 2008

 

sayı 3  HAZİRAN2008

 

 

 

GECE…

 

“İnsanın asıl kudreti ise,

geceleyin belli olur.” M.Kaplan

Gece ile gündüz, siyah ile beyaz, kadın ile erkek gibi dururlar.  Yan yana ardı ardına. Biri diğerini tamamlar. Bir yolun sonu ya da başlangıcı gibi. Hangisinin başlangıcı ya da bitişi bizi daha çok ilgilendirir, sevindirir, duygulandırır, heyecanlandırır, düşündürür. Bir görüşe göre, gündüzün o acımasız mücadelesinden sonra ulaşılan gece, insanın gerçek duygu dünyasının bir başlangıcı kabul edilir.

Her şeye rağmen gece, insanlar daha güler yüzlüdür. Davranışlar, giyimler, sohbetler, ziyaretler ve dostluklar kadife kaplıdır.

Gece daha çok buluşuruz insanla, ışıkla ve hayatla. Suyla olan hikâyemiz daha anlamlıdır. Geceye yakılan ağıtlar ve geceyi anlatan şiirler daha dokunaklıdır. “Katran karası” gecelerde insanlar daha çok kendi iç hesaplaşmalarını yaparlar. Gözlerini kapayanların sahip olduğu aydınlığı geceye rağmen yaşarlar.

Duygular dile gelir gecelerde. Onları yaşamak gerekir.  Onları ertelemek bir ihanet kabul edilir geceye. Bu şehrin gecelerinde dolaşmak farz olur duygulara. “Güneş batıp da insanoğlunun kendi yaktığı ışıklar devreye girdikten sonra” yaşanmaya başlanan geceler, doğal hallerini bize hatırlatmakta hiç ihmalkâr davranmazlar. Bizler geceleri hep o haliyle sevdik. O haliyle insan ruhuna daha çok hükmediyor gece. Tüm şehri esir alan gece, birçok insanı sokağa dökmekte tam bir lider konumundadır. Günün en güzel ve en keyifli saatlerine nedense insanoğlu güneşi yolcu ettikten sonra ulaşıyor.

Gecenin önümüze serdiği duygu dünyasından payımıza düşeni alma yarışından, gecenin sunduğu tüm tehlikelere rağmen vazgeçemediğimizi neyle izah edebiliriz? Geceye olan tutkumuz, ona olan aşkımızın bir nedeni mi yoksa sonucu mudur? Bilemiyoruz...

Gecenin gündüze rağmen her şeyiyle insanı dinlendiren bir yapısı vardır. Bir palmiye ağacının gölgesinde geceye selam veren gözlerimizin hapsindeki yıldızlar, öbür yandan kulağımızı okşayan dalga sesleri. Her şey uyku halindeymiş gibi sakin ve hareketsiz. Deniz gece mavisini öpüyor. Ay ışığı resital verir gibi tüm sokakları geziyor. Uzanan bedenlere duygular eşlik ediyor. Birleşen dudaklara ettiği gibi.

Gece mavisi sarhoş, geceyi bölen gülüşler gibi. Yıldızlar geceyi bekler, sahne alması için. Duygular şaha kalkar, gece yıldızlar gibi. Gecenin tek bir derdi vardır, insanın öteki yanına dair. Gündüze rağmen, ışıksızdır ama gecedir bizi biz yapan, hikâyelere ev sahipliği yapan.

“Ve yeryüzü, biçimsizdi, boşluktan ibaretti; ve her yer zifiri karanlıktı.

Ve Tanrının ruhu suların yüzüne vurdu.

Ve “ışık olsun!” dedi Tanrı: ve ışık oldu.

Ve Tanrı ışığı gördü, güzel bir şeydi bu: ve Tanrı ışığı karanlıktan ayırdı.

Ve Tanrı ışığa Gündüz, karanlığa da Gece adını verdi.

Ve işte ilk gün böyle oldu.

Yaradılıştan evvel yalnızca ezeli kaos vardı: Biçimsiz, boş ve karanlık. Tanrı bu ilk emriyle ışığı yaratırken aynı zamanda kendi kendisini de yaratıyordu çünkü ışık, kaosu düzene, kafa karışıklığı ve cehaleti ise bilgiye dönüştürüyordu. Tanrı’nın karanlığı fethetmesi, kendi eşsiz ve mutlak kudretini kanıtlamasından başka bir de kendi kendisini tanımlaması demekti.” (A. Alvarez, Gece, Ayrıntı Yayınları, sf. 23)

İnsan ışığı buluyordu. Geceye yolculuk etmek, onu tanımak dehlizlerine inmek ona hükmetmek onu gündüze benzetmek için. Ayrıca günlük yaşamını sürdürmekte buna etkendi kuşkusuz. Ama gece doğal haliyle hep insanın yüreğinde ve hayallerindedir.

Gece, yürünülen yollarda, içilen çaylarda, gidilen tiyatrolarda, söylenen şarkılarda, yakılan ateşlerde, tırmanılan tepelerde, seyredilen vitrinlerde, eşlik edilen danslarda, okunulan kitaplarda, çıkılan seyahatlerde kendi anlamını bulur. Çünkü, gece hep özeldir ve icat edilen ışığa rağmen hep öyle kalacaktır. Geceyi, sayısız yıldızların derinliğinde asılı kalan bakışlarınızda düşünün.

Hiçbir görüntü doğal haliyle yakamozlar kadar güzel olamaz. Boğazın yaldızlı gecelerinde oluşan yakamozlar kadar yüreğimi dağlayan başka hiçbir şey yoktur. Gece, deniz ve mehtap kadar güzel bir üçlü görmedim.

Herhangi bir gece, yüksekçe bir tepeden bakıldığında “güzel görünmeyen bir şehir yoktur”. Ama aynı duyguları ne kadar istesen de gündüz yaşayamazsın. Gündüzün karmaşık, hızlı, acımasız, duygusuz zamanlarını insan, sırf geceye olan özlemi için tüketiyordur. Yaşamanın başka ne anlamı olabilir ki. Yaşamınızdan geceleri çıkarın geriye ne kalır?

Yorucu ve sıkıntılı bir günün ardından, güne veda eden güneşin oluşturduğu kıpkızıl gurup vaktine rağmen geceye ulaşmayı başaran duygularımızla, mum ışığının aydınlattığı masanın ayaklarını okşayan dalga sesleri arasında yapılan sohbetlerin ve bakışların insan ruhuna verdiği huzuru başka nerede ve hangi zaman diliminde yaşayabiliriz?

“Bildiğimiz kainat, karanlık

 dalgaların vücudumuzun sınırlarına

çarpan köpüklerinin oyunundan ibarettir.” M.Kaplan

Gecenin o kendine has rengini şimdiye kadar hiçbir ressam tuvaline yansıtamamıştır. O rengin oluşmasına etki eden doğal faktörler henüz sunileştirilememiştir.

Gece evin dışında geçirilen zaman dilimlerinde her zaman unutulamayan anılar saklıdır. Anıları saklayan aslında gecenin o gizli yüzüdür. Çünkü insan, saklamada gece kadar mahir değildir.

 Gecenin o bilinmeyen yönü hep sürprizlerle doludur. Birçok insanın buna hazır olmadığını fark eden gece, onu lanetleyenlere dahi, çocuğa uzanan anne eli şefkatle yaklaşmaktadır. Buna rağmen “lanetlenmiş zaman dilimi” sıfatlandırılmasından hala kurtulamamıştır. Batıl birçok inancın uygulandığı dekor olmanın derin ve içli hüznünü yaşamaktadır. Oysa o tüm coğrafyaya ve onun üzerinde olan canlı cansız her şeye eşit mesafede durmaktadır.

Gece tüm sevinçlerin temelinde dahi hüzün vardır. Yaşamda as’lolan hüzünse eğer, bunu da sağlayan ve insana hatırlatan gecedir.  Her geceye söylenecek hüzünlü bir şarkı vardır. Buluşan her bakışın ayrı buğulu bir güzelliği vardır. Geceyi şiir gibi kılan da budur zaten.

Ilık bir Kadıköy akşamında, sahile doğru uzanan duyguların sevgilere kattığı çekiciliği, ne gece ile ne denizle ne de mehtapla bölüşmek istemez insan. Bir başka güzel görünür Kız Kulesi gece maviliğinin içinde. Denize serpiştirilen duyguların şahlanışı gibi durur. İlgisiz aşkların isyankar askeri kadar cesur ve yürekli, doyasıya yaşanan sevgilerin sıcak bakışlarını yansıtan kirpikleri kadar gururlu ve mütevazıdır. 

Erciyes yamacında yaşanan gecenin, Konya ovasından yaşanandan farkını çıkarmak, Belen geçidinden Amik ovasını gören virajlardan aşağıya doğru sallanırken yaşanan geceyle toplamak istiyorum.

Yedi göllere yansıyan ay ışığına, her şeye rağmen aynı anda, ağaç dallarının sevdalarını yazdıkları bir gölden diğerine yetişebilmek için koşmaya razıyım.

Güneşin doğuşundan batışına kadar insanların bulundukları ortamlar gereği çok az ilgilenebildikleri duygu dünyalarını adeta Kız Kulesinin içinde sakladıklarını görür gibiyim. Hatta sabah işe giderken paketleyip dalgalara teslim edilen duyguların bile çokluğunu bilmekteyim. Yoksa nasıl izah edilebilirdi gündüzün insanlara kattığı acımasızlık.

ÿ

 

GALERİ:

 

 

 

 

Bize Gelenler:

Basılı Dergi

 

Yaz 2008

çıktı...

 

İçindekileri

 

görmek için...

 

iletişim

Giriş ] Yukarı ]